• Diyarbakır 10 °C
  • Batman 10 °C
  • Şırnak 6 °C
  • Stockholm 0 °C
  • Van 7 °C
  • Mardin 12 °C

Şiddet Girdabında Siyaset, Olgu ve Algı İlişkisi Üzerine

Sait Aydoğmuş

Bu yazımda, Türklerin devleti, vatanı ve ulusal varlıklarıyla “beka”larının, adeta temel düşmanları olarak hedef ilan ettikleri Kürdlere karşı kullanılan şiddetin hem Türk hem de Kürd toplumunda, kullanıcılarına siyasal ve toplumsal destek olarak dönmesinin çok önemli bazı nedenlerini irdelemeye çalışacağım.

*****

Birçok alanda olduğu gibi, siyasette de algının olguyu gölgelediği, gerçek anlam ve görünümünü engellemeye çalıştığı biliniyor. Marks, ünlü sözünde, “Olgular olduğu gibi görünseydi eğer, bilime gerek kalmazdı” der. Bu sözü, bilim yanı sıra, siyaset için de şöyle kullanabiliriz: “Olgular olduğu gibi görünseydi, siyasete gerek kalmazdı.”

Öyle ya, herkesin gerçeği, doğruyu olduğu gibi gördüğü bir ortamda, kim kime “siyaset” yapabilirdi ki?

Ama ne yazık ki, belirtildiği üzere, olgular (gerçekler), oldukları gibi görünmüyorlar. Herkesin, her toplumun “gerçeği”, diğer bir ifade ile algısı, içinden geldiği tarihsel, toplumsal, kültürel süreçlerin özelliklerinden, hatta coğrafik koşullardan etkileniyor ve böylece oluşuyor.

Özetle insanların/bireylerin, toplumların, sınıfların dış dünyaya, yani olgulara ilişkin algıları, doğası gereği büyük çapta tarihsel olarak yaşadıkları, muhatap oldukları uygulamalarla oluşarak karakterize oluyor. Halbuki, dünyamızın gerçekliği, tek başına bu ‘dar ve özel pencere’ ile oluşan realiteden ibaret değildir. Böyle sanılarak oluşan yanılsamanın ‘gerçek’, hele de tek “gerçek” olarak görülüp algılanması, konumuz olan siyaset, olgu ve algı meselesini, bunlar arasındaki ilişkileri çok yakından ilgilendiriyor.

Bu nedenledir ki siyaset, sanıldığı gibi, olguların gerçeklikleriyle yürütülüp yönetilmiyor. Aslında siyasetin, olgularla/gerçeklerle arasının çok yakın/iyi olmadığı da söylenebilir. Siyaset, daha çok, insanların/toplumların tarihsel olarak özgün yaşam süreçleri içinde edindikleri “toplumsal algıları yönetme ve onlara hakim olma sanatıdır” denilebilir. İyi siyaset ile kötü siyaset arasındaki fark, edinilen bu algıların toplum lehine veya aleyhine kullanılıp yönetilme farkıdır.

İnsanların, toplumların, sınıfların, ulusların, yaşadıkları özgün tarihsel süreçlerden (tarihsel arka-plandan) kaynaklı belli konulardaki algılarını, bu algılardaki bazı yanılsama ve zaafları, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi, barış ve refah için mücadele yolunda, onların lehine olacak biçimde değerlendirip yöneten siyasetler olduğu gibi; bu algıları toplum aleyhine ve fakat kendi ideolojik, totaliter amaçları, iktidarları için kullanmayı, temel bir yol, yöntem ve araç haline getiren siyasetler de vardır

Böylesi nice liderin, partinin ve sistemin olduğunu biliyor; Türkiye’de ve Kürdistan’da ve yaşıyoruz da.

*****

Konuyu, Türk ve Kürdlerin tarihsel bazı algılarının, özellikle şimdilerdeki siyasette, negatif yönleriyle kullanılıp biz Kuzey Kürdlerinin nasıl cendereye sokularak kurban edilmeye çalışıldığıyla ilgili biri birini ilgilendiren, besleyen ve tetikleyen bazı tarihsel algılarla hem açıklamaya hem de sonlandırmaya çalışacağım.

Türklerin konuyla ilgili bir algısından başlarsak…

Osmanlı imparatorluğunun bakiyesi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, vatanı ve ulusuyla, mevcut sınırlar içinde yaşayan otokton halkların/ulusların, her bakımdan yok edilmeleri; edilemeyenlerin Türkleştirmeleri ve Müslümanlaştırılmaları üzerine var edildiği ve hala da edilmeye çalışıldığı biliniyor.

Bu acı gerçeği, özellikle tüm bu uygulamalara karşı ödenen büyük bedellere rağmen, ulusal hayal ve taleplerine dayalı hak ve hukuk

mücadelesiyle hala dimdik ayakta kalan/olan biz Kuzey Kürdleri, herkesten daha iyi biliyor ve yaşıyoruz. Bu nedenledir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece Kuzey Kürdistan’da değil, Güney’de, Doğu’da; Batı’da ve hatta dünyanın herhangi bir yerindeki Kürdlerin ulusal özgürlük, hak, hukuk ve çıkarlarıyla ilgili her olumlu gelişmeyi, Türkiye’nin ve Türklerin “beka”sının karşıtlığıyla ilişkilendirerek, yoğun bir Kürd düşmanlığı ve dolasıyla anti-Kürd bir siyasetle karşılıyor.

İktidarı, muhalefeti, sağcısı, solcusu, muhafazakarı ve liberaliyle Türk toplumunun büyük çoğunluğu, bu politikayı destekliyor.

Bu ırkçı-şöven milliyetçi mutabakatın/desteğin, en güçlü politik ve kültürel motivasyonu, Türk toplumunun içinden geldiği tarihsel arka planın politik ve askeri uygulamalarından; bunlara dayalı olarak oluşan/edinilen belli bir tarihsel bilinçten ve kültürden besleniyor. Bu tarihsel arka planda, Türk boylarından Osmanlı imparatorluğuna uzanan süreçte yoğunluklu olarak akınlar, yağmalar, fetihler, işgaller; bu uygulamalarla yerleşilen toprakları “vatan” edinme ve tüm bunların oluşturduğu bir tarihsel bilinç ve kültür var.

Dünü (Kemalist dönemi kastediyorum) ve bugünüyle, Türk siyasetinin temelini bu tarihsel bilinç ve kültür oluşturuyor. Türk siyaseti, Bu bilinç ve kültürün negatif yönleriyle hesaplaşmak, onları toplum ve insanlık lehine doğrultmak, toplumun tarihsel bilinç ve kültüründen izale etmek bir yana, tam aksi bir politika ile bu bilinç ve kültürün anılan negatif yönlerini uyararak diri tutuyor ve bu yönleri/unsurları, siyaseti yönlendiren motivasyonlar olarak kullanmaya çalışıyor.

Son yıllarda, Türk Milliyetçi ve muhafazakarlarının, özellikle de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan öncülüğündeki AK Parti yönetiminin dillendirip teşvik etikleri yeni Osmancılık, bu tarihsel bilinç ve kültürün en negatif yönleriyle bölgesel bir hegemonya politikasına dönüştürme çaba ve uygulamasıdır. Özellikle biz Kürdler, bu politikayı görüyor ve yaşıyoruz. Zira daha önce de belirtildiği gibi bu politika, Kürdlerin ulusal hak ve hukuklarına kavuşmasını gerek Türkiye’de ve gerekse de bölgemizde, Türk Devleti’nin, ulusunun ve vatanının “beka” sorunu olarak ortaya konuyor ve bu Kürd paranoyasıyla açık bir düşmanlığa dönüştürülüp, Kürdlere karşı yoğun bir şiddet kullanma dalgasının/uygulamasının en etkili gerekçesi ve motivasyonu yapılıyor.

*****

Buna karşılık, yüzyıllardır değişik imparatorlukların ve sömürgeci devletlerin, somut konumuzda ise önce Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında da TC’nin yoğun ve sistematik şiddetine maruz kalan Kürdler de benzeri birçok toplum gibi, ulusal hak ve özgürlüklerine kavuşmalarının, kurtuluşlarının, şiddet yoluyla gerçekleşebileceğine dair güçlü bir algıya sahip olmuş/edilmiş durumdadırlar

Ama ne acı ve yazıktır ki, Devlet ve PKK, karşılıklı olarak, ulusumuzun tarihsel olarak yaşadıklarının bir ürünü olan bu algıya dayalı yanılsamayı ustaca kullanmaktadırlar. Yıllardır, karşılıklı şiddet kullanmak üzerine kurulan ve kurbanları Kürdler olan bu siyasal denklem, iki toplumda da kullanıcılarına siyasal ve toplumsal destek olarak dönüyor.

Belirtile gelindiği gibi bu, bir “ölümcül girdap”tır. Oysa, Kürd ulusal davası gibi, haklı ve meşru bir davayı savunup bunun mücadelesini veren bizler için, şiddet konusunda devlet ile yarışmak; hele de belli bir aşamadan sonra bunda ısrarcı olmak; özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi ve dolaysıyla barıştan yana olan, olması gereken temel ideal ve amaçlarımızla bağdaşmamaktadır. Zira şiddet, tüm bu kavramlarda ifade bulan öğelerin alanlarını daraltmakla kalmıyor; onları tümüyle ortadan kaldırabiliyor da. Yanı sıra, bizim gibi her yönüyle yoksun/yoksul, mazlum ve dolayısıyla şiddet kurbanı bir halkın, şiddetin uygulanması ve sürdürülmesi için gerekli olan araçlara (düzenli Ordu, uçak, tank, top, silah, mühimmat) sahip olma imkanları da kısıtlı olduğu için, bu alanda devletle yarışması da zaten mümkün değildir.

Günümüzde Türk toplumunun gerek İslamiyet öncesinin gerek İslamiyetin belli dönemlerinin ve gerekse de Osmanlı İmparatorluğunun yağma ve fetih politikaları ve kültüründen edinilen algılarla uyarılıp, yönlendirilmeye çalışılması, böylesi bir siyasetin somut örneğidir. Siyasal faaliyetlerinde “özgürlük, eşitlik, adalet, barış ve

demokrasi” gibi kavramları, dillerine dolayıp istismar eden böyleleri, süre içinde, yönettikleri insanları, toplulukları, anılan kavramlardaki siyasal, ekonomik ve toplumsal içeriklerin/özlerin tam tersine, sürüleştirip, köleleştirip sömürerek, ideolojik baskı, şiddet ve terörlerinin kurbanları haline getirmektedirler.

Şuna gelip yazımı sonuçlandırmak istiyorum: Kürdistan’da, fetihçi, sömürgeci egemenlerce tarihsel olarak uygulanan şiddetin çarpıklaştırdığı toplumsal algıları nasıl ele alacağız; onları nasıl yönlendirip yöneteceğiz? Bu yolda nasıl bir siyaset benimseyip sürdüreceğiz? Şiddette ısrar etmenin, ne siyasal amaç ne de araçlar bakımından mücadelemizin yararına olmadığının bilincinde olarak, mevcut algıyı Ulusal mücadelemizin başlıca öğe ve amaçları olan ulusal özgürlük, eşitlik, adalet, toplumsal barış ve demokrasi için yönetip yönlendiren bir siyasetle mi ele alıp yöneteceğiz; yoksa tüm bu öğelerin aleyhine olarak, kendi siyasal örgütsel çıkar ve iktidarımız için onu içinde bulunulan koşullara rağmen sürekli olarak kullanıp istismar eden bir siyaset mi benimseyeceğiz? Çok açıktır ki, PKK, Devletin de planlarına uygun olarak hatta teşvik ve yardımıyla ikincisini yapmakta; yani toplumsal algıları örgütsel çıkarı ve dolayısıyla iktidarı için kullanıp yönetmektedir. Bu devlet ve dolayısıyla Türk siyaseti, Türk toplumunu Kürd düşmanlığı politikası üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı toplumsal mühendisliklerle yönlendirip yönetmeye devam ettiği müddetçe, yukarıdaki denklem de sürmeye devam edecektir.

Bu yazı toplam 3530 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Rupela Nu | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.