• Diyarbakır 28 °C
  • Batman 29 °C
  • Şırnak 24 °C
  • Stockholm 18 °C
  • Van 20 °C
  • Mardin 32 °C

ABD Kürtlere ihanet mi etti?

Mehmet Gül

Düzeyi ve niteliği her zaman tartışma konusu olmuş ABD-Kürt ilişkileri, The Independent’in Ortadoğu Muhabiri Robert Fisk’in Gazete Duvar’da yayınlanan makalesiyle birlikte yeniden gündeme geldi. Söz konusu makalesinde R. Fisk, aslında, ABD’nin Ortadoğu’daki etkinliğini analiz ediyor ve bu çerçevede Kürtlerle de olası ilişki biçimini ele alıyor fakat nedense ‘birileri’ konuyu Kürtlere bağlamadan edemiyor.

“Bir zamanlar bırakın bir ABD başkanını bir ABD dışişleri bakanının bile tek bir açıklaması Ortadoğu çapında telefonları yüksek sesle çaldırırdı” diyen R. Fisk, “Peki bugün eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları boyunca kararları kim veriyor?” diye sorduktan sonra, “…Putin, Esad, Erdoğan, Sisi, Macron ve Ruhani’ye bakmanız yeterli” diyor. Günümüzde Ortadoğu’da etkinlik sağlayan aktörlere dikkat çeken Fisk Mısır, Suidi Arabistan, İsrail, Suriye, Lübnan ve hatta Hamas’ı incelediği makalesinde Kürtlere ilişkin söylediği her şey ise şundan ibaret: “Önümüzdeki aylarda terkedilecek, ihanet edilecek veya unutulacak olan Kürtleri ve hepsi üç harfli kısaltmalardan oluşan tuhaf isimli milisleri destekleyen az sayıdaki Amerikan özel güçleri haricinde, ABD gerçekten de bir Cheshire kesidine dönüştü; bazen gözümüzün önünde tamamen kayboluyor. Belki de geriye sadece Cheshire kedisinin gülümsemesi kalacak…”

Açıkça görüleceği gibi Fisk’in niyeti, Ortadoğu’da giderek etkisizleşen ABD’nin durumunu gözler önüne sermektir. Kürtlere de bu çerçevede yer veriyor.

Kuşkusuz Kürtler ile ABD arasında bir sorun var fakat bu sorun, ABD ile dünyanın birçok devleti arasındaki ilişkiden daha kötü değildir. Mesela, yılların ‘müttefiki’ olmalarına karşın ABD-Türkiye ilişkileri gibi… Kürt-ABD ilişkilerini ‘ihanet’ veya ‘alıp-satmak’ üzerinden tanımlayacaksak, doğrusu, iyi bir örnek için başka yerlere bakmak gerekir. Gerek Güney’de ve gerekse Güneybatı Kürdistan'da Kürtler ile ABD arasındaki ilişkileri ‘mükemmel’ olarak tanımlayamayız fakat ‘kötü’ olarak tanımlamak için de güçlü kanıtlara sahip değiliz. 08.07.2017 tarihinde ‘ABD Kürtleri satar mı? başlıklı yazımda etraflı olarak ele aldığım bu konuyu, isterseniz somut durum ışığında bir kez daha inceleyelim.

 

Son olaydan başlayalım

Peşinen şunu belirtmekte yarar var: R. Fisk’in analizi üzerinde ciddiyetle duralım ve gelecek açısından dikkate alalım. ABD’nin Ortadoğu’daki son durumu büyük oranda söz konusu makalede anlatıldığı gibidir. Kürt-ABD ilişkileri de pek ala kötüleşebilir. Geçmişte oldu, gelecekte de olabilir. Ciddi bir düzeye ulaşmış ekonomik sorunlarının yanı sıra, Trump tarafından yönetilen ABD’den ‘dengesiz politikalar’ beklemek yanıltıcı olmaz. Ancak Kürdistan özelindeki ‘reel durum’ daha farklıdır. Bunu, Güney Kürdistan’daki Bağımsızlık Referandumu sürecinde izlediği politikayı ele alarak test edebiliriz.

Hatırlanacağı üzere, ABD’nin Referandum sonrasında, sömürgeci güçlerin saldırısı karşısında ‘sessiz’ kalması, başta ‘dostlarımız' olmak üzere birçok kişi tarafından ‘ihanet’ olarak yorumlandı. Peki bu tanım doğru mu? ABD Kürtlere ihanet mi etti?

Hiç sanmıyorum. ABD, ihanet kavramına denk düşen bir davranış içinde bulunmadı. Tabi ihanetten, ‘yapılmış bir anlaşmaya’ ya da ‘verilmiş söze aykırı’ hareket etmeyi, yaygın tabirle, birini yarı yolda bırakmayı anlıyorsak…

Güney Kürdistan’da Referanduma gidileceği zaman gerek ABD ve gerekse diğer güçler, kendi tutumlarını gayet net bir şekilde ortaya koydular. Özet olarak bu güçler, ”biz Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız. Referandum yeni sorunlar üretecek ve biz bu sorunların olası sonuçlarından

kendimizi sorumlu tutmayacağız” dediler. ABD Dışişleri Bakanı R. Tillerson’ın Sn. Barzani’ye yazdığı ve basına yansıyan mektup da aşağı yukarı aynı istikametteydi.

Durumun böyle olduğunu M. Barzani’nin açıklamalarından da anlıyoruz. Kısaca anlatmak gerekirse ABD, ‘eğer ertelerseniz gelecekte durumu değerlendiririz’ dışında bir şey dememiş. Gerek ‘perde gerisinde’ gerekse aleni olarak ABD’nin farklı anlaşılabilecek bir sözünün olmadığı biliniyor. Ayrıca, farklı platformlarda ABD ile görüşen herhangi bir Kürt tarafı, ABD’nin Kürtlerin bağımsızlık talebini desteklediğini söylemiş değil. Siyasal cenahtaki genel kanaat, ABD’nin, Türkiye’nin açıklamalarının aksine, hiçbir zaman Kürtleri bağımsızlık yönünde teşvik etmemiştir. Tabi ABD adına hareket ettiğini ima eden kimi ‘kişi’ ve ‘kurumları’ ciddiye almazsak, genel durum, aşağı yukarı budur.

 

Gelelim Güneybatı’ya

Burada da durum pek farklı değil; ABD tutumunu belki de binlerce kez açıkladı. ‘Biz IŞİD ile mücadele konusunda PYD/YPG/SDG ile çalışmayı tercih ediyoruz. Bu zorunlu bir ittifaktır. IŞİD’in tasfiyesi ile iş birliği bitecek.’

Bu açıklamalar yorum gerektirmeyecek derecede açıktır. ABD’nin Kobane’ye müdahalesinden ‘ileri derecede’ sonuçlar çıkaranlar olabilir, ancak bundan ABD’yi sorumlu tutamayız.

Durumun aksi olduğunu söyleyen herhangi bir taraf yok. PYD kaynakları da bu konuda defalarca açıklama yaptılar. PYD/YPG yetkilileri gerek ABD ve gerekse Rusya ile olan ilişkilerini, IŞİD ile mücadeleye bağladılar. Bu ‘zorunlu iş birliği’ dışında ne kısa vadeli ne de uzun vadeli herhangi bir anlaşmanın olmadığını defalarca açıkladır. Yani birbirini ‘kandırmak’ üzerine kurulu herhangi bir ilişki yok. İki taraf da biliyor ki, IŞİD’in ortadan kaldırılmasıyla ‘yeni bir durum’ oluşacak ve bu durum ışığında ilişkiler yeniden ele alınacak. Peşinen devam edeceğini ya da son bulacağını söylemek mümkün değil. Yeni bir iş birliğinin olup olmayacağı, IŞİD sonrası koşullara ve tarafların hala birbirlerine ihtiyaç duyup duymamasına bağlıdır.

 

Çuvaldızı kendimize batırmalıyız

Bu reel durum çerçevesinde soruna baktığımızda, birbirine ihanet eden herhangi bir gücün olmadığını görürüz. Her iki taraf da neden iş birliği yaptığını ve yine her iki taraf da ilişkinin ne zaman biteceğini biliyor. Örneğin Güney’de ABD’nin tutumundan rahatsızlık duyuyorsak, ABD’nin de bizden rahatsızlık duyduğunu bilmemiz gerekiyor. Neden mi?

Çünkü ABD açık ve gizli bütün platformlarda, kendi çıkarlarından hareketle, Referanduma gitmememizi söyledi. Biz bunu dikkate almayarak Referanduma gittik. Referandumun sonuçlarına rağmen ABD’nin izlediği politika bizi nasıl rahatsız ettiyse, bizim politikamız da ABD’yi rahatsız etti.

Peki, bunun aksine bir tutum söz konusu olamaz mıydı? Kuşkusuz olabilirdi, tabi ortada bunu gerekli kılan bir anlaşma olsaydı! Fakat, bunu zorunlu kılan bir prosedür olmadığı için her bir taraf kendi bildiği yolda yürüdü. Gerek Güney’de gerekse Güneybatı’da başta ABD olmak üzere diğer devletler ile Kürtler arasında nedenleri ve sonuçları itibariyle tarafları bağlayan herhangi bir anlaşma yoktur. Barzani böyle bir anlaşmadan söz etmedi. Örneğin, ‘bizim zorumuza giden, ABD’nin silahlarıyla Peşmerge kuvvetlerine saldırılar olurken ABD’nin sessiz kalmasıdır’ demesinin dayanağı herhangi bir anlaşma değil, fiilen devam eden ilişkiye binaen oluşan ahlaki tepkidir. Biriyle iş yaparken, iş yapmanın gereği olarak bir takım önsel ahlaki davranışlar kendiliğinden ortaya çıkar fakat siyasal ilişkiler söz konusu olduğunda bunlara güvenerek hareket edemeyiz.

PYD yöneticilerinin yaptığı açıklamalar da bu yönde. ABD ile yapılmış olan herhangi bir anlaşma yok. O halde, gelecekte Kürtler aleyhinde baş gösterebilecek herhangi bir tutumdan ötürü ABD’yi

suçlayamayız. Bunun ötesinde ‘ihanet’ olarak değerlendiremeyiz. Çünkü ihanet, yapılmış belli bir anlaşmanın gereklerini yerine getirmemektir. Ya da maaşını ödediğiniz herhangi bir gücün, önceden belirlenmiş hukuksal çerçevede yapması gerekeni yapmaktan imtina etmesidir.

 

Gerekli olan gerçekçi politika

Durum bu iken ABD’yi eleştirmek ya da bize ihanet ettiğinden söz etmek, kendi yanlışlarımızı örtmek için icat ettiğimiz bir örtüden başka bir şey değildir. Unutmamak gerekir ki en az bizim kadar onlar da kendi çıkarlarına göre hareket etmektedirler ve bizler bildiğimiz gibi hareket ederken nasıl ihanete uğradıklarını söylemiyorlarsa bizler de satılmaktan söz etmemeliyiz.

Bu durum, ABD ya da başka bir devletin 100 yıldır mazlum Kürt milletinin maruz kaldığı soykırımlara, istemediği aldı boyunduruk altında tutulmalarına, tüm hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmalarına sessiz kalışlarını ''makul'' kılmaz elbette. Yine bu durum, %93 gibi büyük bir oy oranıyla bağımsızlığa evet demiş Kürdistan halkının meşru, demokratik iradesini ABD ya da başka bir devletin ''gayri meşru'' görmesine haklılık kazandıramaz.

Kürt halkına karşı izlenen bu adil olmayan politikayı ''ihanet'' olarak değerlendirmek yerine, uluslararası ilişkilerin ''vicdan'', ''dostluk'', vefa'' gibi değerler üzerinden şekillenmediğini bilince çıkararak, dünyada dostlarımızı artırmayı, düşmanlarımızı azaltmayı hedefleyen ve dünya devletleriyle nasıl düzeyli ilişkiler kurabileceğimizi sorgulayan çabalar içinde olursak, daha yararlı bir iş yapmış oluruz.

Bunun için de kabul etmemiz gereken gerçek şudur: Büyük devletler bizimle eşitlik temelinde bir ilişki kurmaktan kaçınırlar. Sorunu yanlış tartışan kimi Kürtler de günümüz dünyasında gerçekçi olmayan bir ilişki tarzı beklemektedirler. Kuşkusuz Kürtler, haklı ve meşru bir davanın savunucuları olarak, her zaman meşru zeminlerde hareket etmelidirler fakat bu, ‘sorunlu’ ve ‘riskli’ ilişkilerden uzak durmaları gerektiği anlamına gelmez; ne yazık ki günümüz dünyası sorunlu ve riskli ilişkilerle dönmektedir. Kürtler istese de istemese de ‘hazır buldukları koşullarda’ siyaset yapmak zorundadırlar ve bir an önce bu şartlar altında kendi çıkarlarını korumanın bir yolunu bulmalılar aksi durumda yeni zararlar görmekten kaçamazlar.

09.12.2017

Bu yazı toplam 3607 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Rupela Nu | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.